Feeds:
Yazılar
Yorumlar

İskele’nin bir müdavimi vardı; Elektrikçi Osman abi. İstanbul’da elektrik işiyle uğraşan orta yaşlı, kendine has şivesi olan bir adamdı. Kendisiyle hiç yüzyüze görüşme fırsatım olmadı. Dergiyi okuyan herkes bir yana Elektrikçi Osman abi bir yana, ayrı bir yeri vardı iskele’de. Biz her yeni sayıyı Üsküdar İskele Gazete Bayii’ne bıraktığımızda aradan birkaç hafta geçer ve Elektrikçi Osman abiden telefon gelirdi. Uzun uzun konuşurdu. İskele’ye devam etmemizde en büyük etkenlerden biri kendisiydi. Kelimenin tam anlamıyla sadık bir okurdu. Dürüsttü, ne düşünürse onu söylerdi. Sevdiği ve takip ettiği dergileri çıkaran insanları hiç üşenmeden telefonla arayıp hal hatır soran dergilerine dair eleştiri ve temennilerini dile getiren ve kapatmadan önce de teşekkür eden zarif bir insandı. 2013’te derginin son sayısını çıkardıktan sonra kendisinden yine bir telefon almıştım, sitem doluydu. Dedi ki:

“Bir kadın görürsün. Aynı ortamda bulunursun. Gönlün kayar. Evlenirsin. Akraba olursun. Sonra ölüm geldiğinde adama koyar. Dergiye abone olmak. Bir dergiyi düzenli takip etmek de böyledir. Dergiyle akraba olursun. Dergi kapanırsa da ölüm ile eşdeğerdir. Adama ağır gelir. Siz ne diye yaşlı bir adamın kalbini hüzne boğuyorsunuz. 4. Sayıda bir derginin kapanması da gencölmek olur. Ölmesin…”
Mahcup olmuştum.
Diyecek pek bir şeyim yoktu. Sebepleri sıralasam da ikna olmadı. Zaten ne desem ikna edemezdim…
Aradan epey zaman geçti, geçenlerde nöbet ertesi gündüz uyuduğum bir öğle vakti telefonum çaldı,
arayan Elektrikçi Osman abiydi.
Uyku mahmuruydum.
Uzun uzun konuştu,
ben dinledim.
Sesinde aynı samimiyet
ve az da olsa aynı sitem…
Güzel yürekli insanlara selam olsun!

Artık yeni sitemizdeyiz!

İskele, bazı nedenlerden dolayı artık yeni internet sitesinde olacak. Adresimiz şöyle:

http://iskeledergi.blogspot.com/IMG_8300mmmm

İtibar Dergisi Sayı: 6 Mart 2012

İskele İstanbul’da

İskele’yi Fatih Ağaç Kitabevi ve Üsküdar İskele gazete bayisinde bulabilirsiniz.

İskele Bursa’da

Gaye Kitabevi (Emirhan No:47)
Uludağ Yayınları (Emirhan No:49);
Seriyye Kitabevi (Atatürk cad. Kurtul Pasajı)

İskele Ankara’da

iskele’yi Ankara’da ‘ihtiyar kitap kafe’den temin edebilirsiniz.

Genç İskele derin konuları ince ince işliyor…

“Edebiyat mesleğimiz değil, meselemiz.” parolasıyla Aydın’dan yola çıkan İskele bu kez “Kışları göç içimizedir.” diyerek selamlıyorlar okuyucularını.

İkinci sayısının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiş olmasına rağmen bu sayıyı elinize alınca göreceksiniz ki dergideki usta ve genç yazarların kalemleri hala sıcak. Hele ki şu soğuk günlerde sıcak bir çay ya da kahveyle İskele de iyi gider hani. Çay demişken mutlaka bahsetmemiz gereken bir husus var. Geçtiğimiz Şubat ayında İskele, Aydın’da bir de mekâna kavuştu: Demhane… İçinizi ısıtacak sohbetlerin ve edebiyat demli çayların bolca olduğu bu mekânı bir gidin görün deriz. İskele’nin bu sayısı için Demhane’nin çok önemli olduğunu da ayrıca belirtmeliyiz.

Baharlarda görmeye alışık olduğumuz İskele’nin ilk kış sayısı olan bu sayı, diğer iki sayıdan hem sayfa hem de içerik olarak daha dolu. Bu sayının göze çarpan yazılarına değinecek olursak:  Kapakta da yer alan Necip Fazıl Kısakürek’ in 25 Şubat 1970 tarihinde Konya’da vermiş olduğu konferansın bir kısmı (bildiğimiz kadarıyla yazılı olarak ilk defa yayınlanıyor), Mehmet Önal’ın “Hikmetin Evrensel ve Bütüncü Yapısı” isimli makalesi, Mehmet Yeter’ in Dücane Cündioğlu üzerine yazdığı inceleme yazısı ve Ali Haydar Öztürk’ün, ellili yıllarda, bir dergi çıkarma münasebetiyle yaşadığı, pek değerli anılarını bizlerle paylaştığı “Unutulan Bir Kültür Ocağı: İsmail Hami Danişmend’in Evi Hava Palas” bunlardan bazısı.

Yazar kadrosu neredeyse tamamen oturmuş olan İskele’nin bu sayısında Ömer Karataş, Kağan Aksoy, Hüdayi Can, Ferhat Çakıröz, Akın Özkan ve Kemalettin Bal yazılarıyla; Okan Aksoy ve Keşşaf Çelebi şiirleriyle, İskele’de sizleri bekleyenlerden.

Şimdilik bayi dağıtımı olmayan İskele’yi, Üsküdar İskele gazete bayi başta olmak üzere bazı belli başlı noktalarda bulmak mümkün. Bunun yanında derginin internet sayfaları vasıtası ile de talepte bulunabiliyorsunuz.

http://www.haberkultur.net/haberoku-4276-_Iskelede_ucuncu_mevsim.html

İskele Kültür ve Edebiyat Dergisi Editörü Safa Arslan ile editörlük kurumunu konuştuk.

Editöryal sorumluluktan ne anlıyorsunuz?

Editörlük biraz dümen tutmak gibi geliyor bana. Derginin yönelimleri hususunda nihai söz sahibi olma vazifesi. Bu yönelimler, içerikten tutun da tasarımın estetiğine kadar geniş yelpazede, dergi için hangi bileşen varsa bir bütün olarak hepsi. Dolayısıyla eserin kalitesi kadar imlası da, derginin içeriği kadar estetik göstergeleri de editörün sorumluluk sınırı dâhilindedir kanaatindeyim.

Yazarına danışmadan editöryal müdahalenin doğru olup olmadığı konusunda düşünceleriniz nelerdir?İskele dergisi kapağı

Bu sorunuzu cevaplarken bir ayrım yapmam gerekiyor: şiir ve diğerleri. Bir editörün, şiirin herhangi bir noktasına müdahalesini haddi aşmak olarak değerlendiriyorum. Ancak yazıya gelince, orada, editörün belli sınırlar içinde hareket sahası olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında, eserin sanatsal yetkinliğinin bu müdahalelere karşı çetin bir savunma hattı oluşturduğunu düşünüyorum. Sonuçta müdahalelerin, eserin sanatsal yetkinliği ile –genel olarak- ters orantı içinde olduğunu söyleyebilirim. Yani, editöryal gaddarlık özensiz yazarlık da var işin içinde.

Bir yazarın veya şairin ürünü size ulaştığında eser sahibinin ismine mi bakarsınız, eserin niteliğine mi?

Benzer bir soruyu, bir sohbetimizde, Mustafa Aydoğan Abi’ye sormuştum. Kendisi cevabını ‘bedel ödemek’ noktasına getirmişti. Bedelini ödemiş olarak isim sahibi olanların ismi noktasında kendilerine katılsak da şahsi görüşüm isim-eser ikileminin editörlerin zaaf noktasını oluşturduğudur. İşin içinde öyle işler var ki! Şahsi dostluklar, hatır gönül korkusu… Hani yoktur da –Allah korusun- maddi endişeler, reklam ilişkileri vs. bile olabilir işin içinde. Velhasıl, editör, bu noktada, vicdanının sesini çok ama çok yakından dinlemek zorunda.

Özellikle genç şair ve yazarların ürünleri geri çevrildiğinde ne tür tepkilerle karşılaşıyorsunuz, bu durum karşısında sağlıklı editör tavrı nasıl olmalıdır?

Açıkçası çok iç açıcı tepkilerle karşılaştığımızı söyleyemem. Ancak bu noktada şunu da göz ardı etmemek lazım, şu anda var olan editör-eser sahibi ilişkisi genelde sanal olarak gerçekleşiyor. Yani ortada el yazısı dahi yok! Yani yüz yüze beşeri münasebetlerin birçok nimeti olmaksızın gerçekleşiyor iletişim. Sanal bir cesaretle yani! Bundan dolayı, sağlıklı editör tavrının sıcak bir davet ve samimi bir sohbet olduğunu düşünüyorum. Mütevazılık ve yüreklendiricilik fena bir ikram olmaz mesela…

Sizce genç şair ve yazarlar, gönderecekleri dergileri belirlerken, ne tür kıstaslar çerçevesinde hareket ediyorlar?

Geçmiş bir ziyaretimizde, Üstat Sezai Karakoç, yazmaya başladığı yıllarla alakalı konuşurlarken: “O zamanlar kendimizi şair görmüyorduk. Şairlik gözümüzde büyük bir şeydi.” buyurmuşlardı. Genelin, böyle yüksek bir düşüncede olmadığı aşikâr, herkes şair-i azam! Şöyle bir etrafı kolaçan ettiğimizde bir şehvetler ve benlikler deryasında olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. İstisnaları elbette olmakla beraber genelde yayınlanma ihtimali yüksekliği ilk kıstas gibi görünüyor. Konfora dayalı bir tercih yani. Bunun dışında dünyaya bakış aynılığı, mekânsal yakınlık, tanışıklık kıstas olarak beliriyor.

Son olarak, sizce ideal editör tasavvuru nasıl olmalıdır?

İdeal editör tasavvuru deyince, vicdanının ve inancının mahkûmu biri geliyor aklıma. Ayrıca algılarının son derece duyarlı, zevklerinin incelmiş olması olmazsa olmazlardan. Dergisinin unsurlarına saygılı olması, çaya ve sohbete değer vermesi derginin ruhu açısından ayrıca önemli tabii.

Mustafa Celep, sordu

http://www.dunyabizim.com/manset/8437/editor-vicdaninin-sesini-dinlemek-zorunda.html

Demhane’den ilham ile…


Bu yazı, Demhane’de aşkedilen dostluk manzumesine ithafen yazıya dökülmüş olup, sayıları parmaklarımın adedinden az olan canlara mektup mahiyetindedir. Bu mananın fevkinde her mana okuyucunun kuruntusundan mülhemdir.

Bir derginin, kâğıt yığınından daha fazla şeyler ifade edebilmesi için olmazsa olmazıdır mekân. Mekân diyorsam öyle derginin idare edildiği, yazılarının toplandığı, tasarımlandığı, adrese yazıldığı filan yerler değil kastım.  Şöyle çayların, kahvelerin masalarda uçuştuğu, kelamın gönle çevrilmiş namlularının tam on ikiden vurduğu, sigara müptelası kardeşlere müsamaha bağışlandığı, hoş muhabbetin boş lakırdıyı mağlup ettiği, can sohbetinin bi türlü belini doğrultamadığı yanardağ içi gibi ıscacık bir yerdir dediğim. Şükür ki biz de böyle bir mekân bahşedilmişlerden olduk geçen sene. Sayın Sezen’le böyle bir yerin açılmasına karar verdiğimizde yerin ismi üzerine yaptığımız o istişareyi unutmak ne mümkün! Hatırlamıyorum ama Arap kahvesini o gece ikram etmiş bile olabilir. Her neyse, meyhane, çayhane, kıraathane, ocak… derken Demhane isminin cazibesine kapılıverdik bir anda. Peki dedik, bu olsun: İskele Demhanesi

O ara Emrullah Abi ile yeni tanışmıştık. İkinci sayımızı matbaadan aparıp Cuma çıkışı caminin önünde satarken kapaktaki “Rasim Özdenören’le söyleşi” kısmı dikkatini çekmiş olacak, derginin iç sayfalarını karıştırırken şu soruyu sormuştu: “Söyleşiyi siz mi yaptınız?” Biz de cevaben evet, dedikten sonra bir muhabbettir başladı gitti. Demhane daha yoktu o zaman. Menderes Kültür Merkezi’ndeki yerimizde çayımızı içmeye geliyor, geldiği vakitlerde de çarpıcı kelamlar ediyordu. Demhane açıldıktan sonra da devam etti muhabbetimiz. Çok şey öğrendik kendisinden desem yerinde olur zannediyorum. Şimdi uzaklarda baya. Özledik vesselam. Duamız, kalplerimizin bir olması.

Aslında önce bahsetmem gerekirdi sedefkâr Mehmet Usta’dan. Antepli, tutunamayanlardan hayata ya da hayatın tutunmadıklarından. Biz ona ne abi dedik ne başka şey. Sadece Usta, hep Usta’ydı o. Ceviz ağacına motiflerini milim milim nakşederken, o muhteşem menemeni yaparken, zarif tabakasındaki Adıyaman tütününü incecik sararken, mangalın başında kömürü yellerken, etleri şişlere dizerken, santimlik tespih tanelerine minicik sedefleri yerleştirirken, mırra pişirirken bile o Usta’ydı. Dinlediği müzikler –ki sanat müziği hayranıdır- bile ustacaydı diyebilirim doğrusu.

Ya Menderes?

(devam eder belki)

%d blogcu bunu beğendi: